Bugün 8 Mart. Dünya Kadınlar Günü’nü kimimiz kutladık, kimimiz emekçi kadınların haklarını vurguladık, kimimiz ise eşitsizlikten zarar gören ve öldürülen kadınları andık. Popülizm dalgasıyla birlikte kadınlara çiçekler alıp onların günlerini kutlamak sevimli bir hareket gibi gözükse de bugünün anlamını karşılamıyor. Bugün kadınlara alınan hediyeler, onlara söylenen güzel sözler bazı kadınları mutlu etse de meseleyi ezberlenmiş davranışların ilerisine götüremiyor. Örneğin 8 Mart’ın tarihini, kadınların yıllarca hangi haklardan mahrum bırakıldığını, kadınların sağlamaya çalıştığı sosyal, siyasi ve ekonomik eşitsizliklerin neler olduğunu biliyor muyuz? Bugün hiç bunlarla ilgili bir bilgi edindik mi?


Eğer ki günümüzde hala kadınlar erkeklere oranla çok düşük istihdam oranlarına sahipse, kadın cinayetlerinin sayısı bazı yıllar 500’ü aştığı halde yeterince gündem olmuyorsa, kadınların neler yapacağını önceden belirleyen baskı kültürü insan hakları değerlerine ağır basıyorsa kutlama yapmamızın pek bir anlamı kalmıyor demektir. Bu yüzden bugün, kadın haklarına dikkat çekme ve bu meseleyi hatırlama günüdür. Ne yazık ki ülkemizde bazen kadın hakları üzerine konuşmak doğrudan ideolojik algılanıyor ve konu bir görüş belirtme meselesiymiş gibi konuşulmaya başlanıyor. Oysa bu konu öncelikle ‘İnsan Hakları’ temelinde anlaşılmalıdır. Türkiye Cumhuriyeti laik, demokratik ve insan haklarına saygılı sosyal devlettir. Tekrarlayayım, bizim ülkemiz bir İslam devleti değildir, dinin belirlediği haklarla yönetilmez. Kısaca kimse herhangi bir dini metni kaynak gösterip “Bakın şu grup, bu gruptan üstündür; bu gruba böyle davranılmalıdır.” diyerek ihlal ettiği hakkı bu şekilde gerekçelendiremez.


İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi şu maddeyle başlar: “Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğar. Akıl ve vicdanla donatılmıştır, birbirine kardeşlik anlayışıyla davranmalıdır.” Yani herkes biriciktir; insanlar cinsiyet, köken, dil, din veya cinsel tercih gibi konularda çeşitliliğe sahip olsalar dahi yasa karşısında aynı haklara sahiptir ve bu hakların yok sayılması söz konusu olamaz. Eğer bu çeşitliliğe sahip bireylerin mensup olduğu gruplardan birinin insan hakları kasıtlı ve devamlı olarak gasp ediliyorsa bu grubun bir araya gelip eşitlik istemesi, herhangi bir hak iddia etmekten ziyade zaten kendilerine verilmesi gereken hakların alınması mücadelesidir. Yasalarla görünüşte korunan haklar yaşamda bir karşılık bulmuyorsa bu da mücadelenin bir parçası olmalıdır. Örneğin eşi tarafından şiddet uygulanan bir kadın şikayete gittiğinde polis aile kurumudur’ diye karışmak istemiyorsa yasalar kadınların haklarını yeterince koruyamıyor demektir. O halde dezavantajlı duruma düşen grupların insan haklarını eşit hale getirmek için yeni yasal düzenlemeler yapılmalı ve sosyal sorumluluk projeleri, eğitim projeleri desteklenmelidir.


Peki kadınların hangi hakları devamlı olarak ihlal ediliyor? Bu hakları gördüğünüzde zihninizde ihlal edildikleri anlar, alanlar, ortamlar canlanıyor mu? Benim zihnimde çok kolay canlanıyor.


“Herkesin yaşama hakkı ile kişi özgürlüğü ve güvenliğine hakkı vardır.”


Eşleri, sevgilileri, eski sevgilileri, aile üyeleri ve tanıdıkları erkekler tarafından her yıl öldürülen yüzlerce kadın var.


“Hiç kimseye işkence ya da zalimce, insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele ya da ceza uygulanamaz.”


TBMM'de kurulan Kadına Yönelik Şiddetin Nedenlerini Araştırma Komisyonu çalışmalarına göre ülkemizdeki kadınların 10’da 4’ü fiziksel şiddete maruz kalıyor. Boşanmış veya ayrı yaşayan kadınların %75’i yine fiziksel şiddet mağduru.


“Hiç kimsenin özel yaşamına, ailesine, evine ya da yazışmasına keyfi olarak karışılamaz, onuruna ve adına saldırılamaz. Herkesin, bu gibi müdahale ya da saldırılara karşı yasa tarafından korunma hakkı vardır.”


Kadınların üçte biri “ısrarlı takip” mağduru.


“Yetişkin erkeklerle kadınların, ırk, uyrukluk ya da din bakımından herhangi bir sınırlama yapılmaksızın, evlenmeye ve bir aile kurmaya hakkı vardır. Evlenmede, evlilikte ve evliliğin bozulmasında hakları eşittir.”


Boşandıktan sonra sadece kadınların “dul” gibi kelimelerle belirtilmesi örneği yeterlidir.

Toplumumuzun bir bölümünde evlilik ve boşanma kadına da ait bir eylem olarak görülmez. Kadınların önünde boşanmaya karşı çıkan psikolojik bir baskı kültürü var.


“Herkesin çalışma, işini özgürce seçme, adil ve elverişli koşullarda çalışma ve işsizliğe karşı korunma hakkı vardır.” “Herkesin, herhangi bir ayrım gözetilmeksizin, eşit iş için eşit ücrete hakkı vardır.”


TÜİK verilerine göre kadınların 2021 yılında istihdam oranı %28. Erkeklerde bu oran %62. Ülkemiz vatandaşlarını temsil eden TBMM’deki kadın milletvekili oranı % 17.


“Çalışan herkesin, kendisi ve ailesi için insan onuruna yaraşır bir yaşam sağlayacak düzeyde, adil ve elverişli ücretlendirilmeye hakkı vardır.”
Yönetici pozisyonlardaki kadın oranı %20. 2018 verilerine göre yüksekokul mezunu olan erkeklerin yıllık ortalama kazancı 78 bin TL iken kadınlarda bu sayı 58 bin TL.


"Herkesin, dinlenme ve boş zamana hakkı vardır; bu, iş saatlerinin makul ölçüde sınırlandırılması ve belirli aralıklarla ücretli tatil yapma hakkını da kapsar.”

Yine TÜİK verilerine göre hanedeki işlerin neredeyse hepsinden %90’lı oranlarla kadın sorumlu. Günde sekiz saat çalışan kadınlar çocuk bakımı, hane temizliği, yemek hazırlığı gibi işleri de üstlendiklerinden dinlenmeye neredeyse hiç vakitleri kalmıyor.  

Görüldüğü gibi sadece basit verilerle bile konuşulduğunda pek çok konuda toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanmadığı çok açık fakat keşke mesele sadece istihdam, eşit katılım gibi konular olsa… Henüz kadınların yaşama hakkı bile sağlanamıyor. 2002 yılında Nahide Opuz, eşi tarafından yıllarca dövülen ve bıçaklanan, annesi öldürülen bir kadındır. Hüseyin Opuz delil yetersizliği gerekçesiyle her seferinde salınmıştır. Nahide Opuz, Türkiye’nin kendi haklarını korumadığı gerekçesiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne dava açıyor ve 2009 yılında bu davayı kazanıyor. AİHM, Türkiye’yi bunun için cezalandırıyor ve bu olay şu anki ismiyle İstanbul Sözleşmesi olarak bildiğimiz “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”nin 2011 yılında imzalanıp yürürlüğe girmesine önayak oluyor. 

Fakat sonra o sözleşmeye ne oluyor? Hükümetin geçtiğimiz yıl “aile yapısını bozmak” gibi gerekçelerle yürürlükten çıkardığı bu sözleşme, kadınların yıllarca mücadele ederek yasalandırdığı haklarını bir kez daha ellerinden alıyor. Çünkü aile yapısı, temel insan haklarının üstünde tutuluyor. Eşi tarafından dövülen bir kadına şiddeti uygulayan kişi eşi olunca kutsal aile değerlerine karışmamak için sessiz kalınması öğütleniyor. Bize de bir kadının hakkını savunabilmek için öldürülmesini beklemek kalıyor.

Kadınlar Günü, ancak bu istatistikler değiştiğinde kutlanabilir. 

Kadınlar Günü, ancak biz bu şiddetin bir parçası değilsek kutlanabilir.

Kadınlar Günü, ancak kadınların bağımsızlıkları erkekler kadar sağlanabildiğinde kutlanabilir.

Kadınlar Günü, kadınları koruyan yasaların olduğu bir politika anlayışında kutlanabilir.

Kadınlar günü, bunları gören ve duyan duyarlı vatandaşlar çoğaldığında bir anlam kazanabilir.

Gelecekte özgürce temsil edilebileceğimiz, haklarımızın korunduğu, sosyal eşitliğin sağlandığı, hiç canımızın eksilmediği umut dolu bir kadınlar günü temenni ederek kadınlar günümüzü anıyorum.