ATLANTİK’TE OSMANLI KORSANLARI; BİLİNMEYEN SULARIN HAKİMLERİ

Merhaba sevgili okuyucularım, bugün Emir Kahraman'ın yazmış olduğu bu metni sizlerin huzuruna sunuyorum ...

Günümüzdeki diğer ulaşım çeşitleriyle karşılaştırıldığında ticari faaliyetlerin yahut askeri ve lojistik sevkiyatların bir bölgeden diğer bölgeye aktarılmasının en ucuz yolla yapılan ulaşımıdır. Uzun asırlar boyunca ticari ve sosyal açıdan toplumlar arasında en çok yaygın ulaşım türü olan deniz taşımacılığı, geçmiş yüzyıllarda aslında bir o kadar da tehlike arz etmekteydi. Nitekim coğrafya ya da ülke fark etmeksizin sevkiyat halindeki gemiler, sık sık korsan istilalarına yem olabiliyor, korsanlar gemide bulunan malları talan edebiliyorlardı. Bu korsanlar, bazen devletlerin emri altında olup, rakip devletleri kışkırtmak için de kullanılırdı. Osmanlı devleti, özellikle 16. ve 17. Yüzyıllarda Akdeniz dünyasında faaliyetlerini sürdüren korsanlarla zaman zaman anlaşma zemini bulmuş; Osmanlı padişahları, korsanları emirleri altına dahi almıştır.

Özellikle 16. yüzyıl, Osmanlı’nın her alanda olduğu gibi denizcilik ve korsan faaliyetlerinde zirveye oynadığı dönem olarak bilinir.  Bugün korsan denildiğinde birçok kişinin aklına haydutluk yapan, gemilere saldıran ve insanlara zarar veren bir çete akla gelebilir. Fakat işin aslına bakıldığı zaman bazı devletlerin donanmaları bünyesinde savaşan korsanlar olduğu da görülebilir. Korsanlar, Akdeniz’in iyi dizayn edilmiş ve gelişmiş ticaret güzergâhlarının hırsızlarıydı. Akdeniz, önemli ve zengin sınırlara yakındı ve korsanlar için yağma seferlerin bolca yapılabileceği bir yerdi.

Bu yüzyılda özellikle Akdeniz ve çevresinde faaliyetlerini iyice artıran Osmanlı korsanları, etki alanını doruk noktasına kadar çıkardı. Cezayir sultanı Hızır Reis’in Osmanlı İmparatorluğuna katılmasının ardından Osmanlı’ya bağlı özerk bir eyalet konumuna gelen Cezayir, Osmanlı korsanları tarafından üs olarak kullanıldı. 

Payitaht İstanbul’dan, İskenderiye’den ve İzmir’den yola çıkan ticaret gemileri, İspanya, Fransa, İngiltere ve Almanya gibi Avrupa ülkelerine hareket ederken yol güzergâhı, Osmanlı korsanlarının sığınma alanı Cezayir etki alanından geçiyordu. Müslüman tüccarların gemileri ve Osmanlı savaş gemilerine bir zarar verilmemesi şartı ile Osmanlı hükümdarları, Akdeniz’de korsancılık faaliyetlerinin yapılmasına göz yumuyordu.

 Osmanlı korsanları, padişah ile yaptıkları bu antlaşma doğrultusunda doğu dünyasından batı dünyasına mal götüren gayrimüslim tüccarların gemilerini gözlerine kestirir, bazen haraç vermeleri şartıyla salıverir, bazen birkaç esir ister, bazen de gemileri tamamen alıkoyarlardı. Osmanlı İmparatorluğunun bilgisi ve dahli doğrultusunda haydutluk faaliyetlerine girişen Osmanlı korsanlarına ‘’Lissü’l-bahr’’; gaza anlayışını ön planda tutarak Al-i İslam’ın menfaatlerini savunan Osmanlı korsanlarına ise ‘’Gaziü’l-bahr’’ adı verilirdi.

Osmanlı Devleti, özellikle 16. Yüzyılın ilk çeyreğine kadar denizcilik faaliyetlerinde Akdeniz dünyasında önemli bir güç teşkil etmese de Avrupa’nın en büyük deniz gücünü oluşturan Venedik Cumhuriyeti ile zaman zaman küçük çaplı deniz muharebelerine ve akınlarına girişmekten geri durmuyordu.  Ancak 16. Yüzyıla gelindiğinde Akdeniz’de Venedikliler ile yapılan ufak çaplı deniz mücadelelerin yerini, Habsburg Hanedanlığı ile yapılan büyük çaplı deniz muharebeleri ve korsanlık faaliyetleri aldı.

Osmanlı Devleti, kuruluşundan 16. Yüzyıla kadar deryalarda önemli bir gücü olmasa da 16. Yüzyılda denizcilikte Barbaros Hayreddin Paşa, Turgut Reis, Kemal Reis, Piri Reis gibi işinin ehli şahsiyetleri bünyesine kazandırması, Osmanlıları Akdeniz dünyasının en büyük deniz gücüne sahip devleti konumuna getirdi.