Anadolu insanının ferasetine her daim inanmış ve şahit olmuş birisiyim...
Yaptığım yolculuklarda, farklı insanlar ile sohbet etmek ve tanımak için yanlarına yanaşırım...
Fethiye yolculuğumuzda Burdur'da yol kenarlarında hizmet sunan ve genelde o bölgenin insanlarının kendi çabaları ile kurdukları salaş ama mütevazi bir bahçede dinlenme molası verdik...
Ceviz ağaçlarının gölgesinde püfür püfür esen rüzgâr altında masamıza yerleştik...
Güleryüzlü köylü garson kızımız bizi karşıladı... Siparişlerimizi aldıktan sonra, etrafı incelemeye koyuldum..
Çeşitli meyve ağaçlarının bulunduğu bu bahçelerin bozkırın ortasında bu kadar verimli olması beni hep şaşırtmıştır...
İster istemez şunu düşünüyor insan...
Güneş'mi, Su'mu?
Tabiki her ikiside önemli tarım için lâkin! Güneşin önemi bence çok daha fazla tarım için...
Meyveye tadını veren, sebzenin ve meyvenin olgunlaşmasını sağlayan güneştir elbet...
Şimdi asıl meseleye gelelim..
Gözleme ocağının yanında oturan, ağzında cigarası,bıyıklı ve iri kıyım bir adam dikkatimi çekti.. Güleryüzlü hoşsohbet biri olduğuna kanaat getirince yanına doğru ilerlemeye başladım...
-Selâmunaleyküm dayı..
-Aleykümselâm hoşgeldiniz
-Burada ne kadar meyve ağacın var?
- Bu bahçede yetişmeyen hiç bir meyve yok gardaş. Ama son bir kaç yıldır vermiyor mevlâm..
- Neden? Sebep ne ki?
- Ahhh gardaşım, biz yukarıya bir şey göndermiyoruzki o da aşağıya göndersin...
Bu söz beni çok etkiledi... Bunu bir köylünün ağzından duymak düşündürdü...
Anadolu insanı,ailesinden atasından gördüklerini yapar uygular ve gelecek nesile aktarır...
Bu zincirin halkaları anadolu topraklarında binlerce yıldır devir daim olur ve günümüze kadar ulaşır...
"Biz yukarıya ne gönderdik ki, o da bize göndersin..."???
İmanlı insanlar için çok ağır ve ezici bir söz...
-Abi adın ne senin?
- Muharrem...
-Peki bu Burdur Gölüne ne oluyor böyle?
- Bu gördüğün göl çekile çekile bir avuç kaldı... Eski yağmurlar yağmaz oldu.. Burada ne kavunlar yetişirdi..
Şimdi gölün çekildiği kurak alanlarda hayvanlar otluyor... Mevlâ bu topraklara ceza verdi sanki..
- Peki işler nasıl? Kazanıyomusun?
- Allah bereket versin, son bir kaç yıl sadece kendimizi çeviriyoruz. Masraflar çıkıp üç beş kuruş kalırsa ne âla...
- Sebep ekonomik kriz tabi..
- Ya sadece yol yapmakla olmuyor bu işler. Mazot pahalı.. Şurada dibimizdeki Antalyadan bize domates üç katı fiyatla geliyor... Bahçeden çiftçi kilosunu 3₺ den satıyor, bana gelinceye kadar oluyor 9₺..
- Neden?
-Mazot pahalı..Aracın masrafı üzümü çöpü fiyata yansıyor..
Hakbuki: Antalya'dan İstanbula kadar bir demiryolu kur..Her ile uğraya uğraya gitsin. Bir vagon 4 tır mal alıyor... Maliyette ucuzlar.
- Ama yol medeniyettir. Her yere duble yollar var artık. Bu güzel bir şey değilmi?
- Bak gardaşım! Yolun yapılmasını kim ister?
-Kim?
- Fabrikatörler, Araba lastiği satacak, yağ satacak, yedek parça satacak, araç satacak, satacakta satacak... Bu döngü olduktan sonra sana demiryolu yaptırırlarmı sanıyorsun?
Biz bağımsız filan değiliz, biz bu dünya para boronlarına göbekten bağlıyız...
- Peki Muharrem abi, düzelecekmi bu işler?
- Yukarısı bilir... Ne gönderiyonki ne istiyon?
- Allah hayırlı bereketli işler versin..
- Sağolasın gardaş. Olmadı ki bu sene vereydim şu bebelerin eline bir kaç eeeeşiiiiiii erik..
- İnşallah seneye olur da verirsin ağabey...
- İnşallah...
Ne demişti Üstad Ömer Seyfettin?
"Bu millet âlim değildir ama ariftir. bu irfanı sayesinde pek çok şeyi okumuşlardan daha iyi sezer, fark eder ve bilir."
